Bu Bayram Çocuklar Keşfetsin… Bu Bayram Çocukların Olsun!

Az önce posta kutuma düşen bir e-postayı hemen sizinle paylaşmadan uyuyamayacağım bu gece.

Posta, Türkiye Pedagoji Derneği’nden geliyor. 5 yıldır başlattıkları projenin bu seneki detayı. Ben bu sene böyle bir projeden haberdar oldum, ama kesinlikle uygulayacağım. Sizlere aynen aktarıyorum. Belki siz de yapmak istersiniz….

Bu Bayram Çocukların Olsun -5-

Merhaba Çocuk Dostları; 

Pedagoji Derneği olarak çocuklara bayramı yeniden yaşatmak, yetişkinler olarak bayramda çocukları daha fazla sevindirmek, çocukların bu bayramı/bayramları gelecekte tatlı bir hatıra ile yad etmelerini sağlamak amacıyla bir proje geliştirdik. Projemizin adı “Bu Bayram Çocukların Olsun”. Bu sene Ramazan Bayramı’nda projemizin 5. sini gerçekleştiriyoruz. 

Yaptığımız iş çok basit aslında. Bayramda çevremizde gördüğümüz 10 çocuğa hediye paketi içinde 10 hediye vermek. Bu bayram için seçtiğimiz hediye ise ‘BÜYÜTEÇ’. Amacımız büyüteç ile çocukları yeniden keşfetmeye ve öğrenmeye sevk etmek.. 

Neler Yapmam Gerekiyor?  

1) En yakın oyuncakçıya ya da kırtasiyeye gidin. 10 adet büyüteç alın. Hediye paketi yaptırın. 

2) Bayram boyunca büyüteçleri yanınızda taşıyın ve kapınıza gelen ya da sokakta gördüğünüz 10 çocuğa hediye edin. 

3) Projeye katılanlar arasında yer aldığınızı göstermek için buraya tıklayın ve adınızı, soyadınızı ve katıldığınız ili (Örn. Yusuf İşlek, Ankara) bize gönderin. Projemize katıldığınızı Facebook sayfamızda da belirtebilirsiniz.

Hadi hep birlikte diyelim: Bu Bayram Çocukların Olsun!

buyutec

Reklamlar

Hediye Kitap: Yeni Annelere Mucize Çözümler

Her annenin yolu bir gün Tracy Hogg ile kesişir. Benim de vakti zamanında keşişti, Derin daha ilk doğmuştu ve elimden “Bebek Bakım Sorunlarına Mucize Çözümler” kitabı düşmezdi. Her annenin kitaplığında bulunması gereken kitaplardan birisi olduğunu düşünürüm. Belki her yazdığı size, çocuğunuza uymayabilir ama bir yerden illa bir şeyler yakalayabiliyorsunuz.

Şimdi de “Yeni Annelere Mucize Çözümler” kitabıyla Tracy Hogg geri döndü. Güven verici, gerçekçi, bilimsel görüşlere ve deneyimlere dayanan “Yeni Annelere Mucize Çözümler”, ailelere sadece daha sağlıklı ve mutlu bir bebek değil aynı zamanda daha rahatlamış ve mutlu bir ev halkı da vaat ediyor.

tracy

Bakınız Gün Yayıncılık Orhan Meriç, kendi blogunda kitap ile ilgili neler yazmış?

Gün Yayıncılık’ a ayrıca teşekkür ederim, bizleri böyle güzel kitaplar ile buluşturdukları için. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim ki her fırsatta, her yerde dile getiriyorum. Emzirme Sanatı kitabı her hamilenin okuması gereken bir kitap. Belki kim bilir, bir gün de onu hediye ederim.

Gelelim uzun lafın kısasına, Yeni Annelere Mucize Çözümler kitabı ile ilgileniyorsanız, 8.08.2013 tarihine kadar bu yazının altına yorum bırakmanız yeterli. Çekilişi Random.org üzerinden yapacak ve yine yorum kısmında duyuracağım.

Bol şanslar.

3.KÖPRÜYE KARŞIYIM!

Bu yazı ortak yazı girişimidir. Bugün bu düşünceleri paylaşan bir çok anne/baba bloglarında bu yazıyı okuyabilirsiniz.

Yazıyı hazırlayan Banu Conker ve İrem Afşin’e teşekkür ederim, kendilerine her kelimesi ile katılıyorum.


3.KÖPRÜYE NEDEN KARŞIYIM?  

Ben bir anneyim. Anne olmak sadece doğurmak değildir.  Anne olmak geleceği yetiştirmektir. Bir çocuk gelecek için yatırımdır. Çocuklarımızın sağlıklı olması en büyük servetimizdir. Bunun için de sağlıklı yiyecekler, kirlenmemiş, yok edilmemiş bir doğaya ve temiz suya ihtiyacımız var.

Ben İstanbul’da yaşayan bir anneyim. Kış geldiğinde şehrin üstüne inen kirli hava pusunun altında nefes almaya çalışıyoruz. Ben çocuğumun temiz havayı içine çekmesini, toprağın kokusunu duymasını istiyorum, çünkü bunu ona borçluyum. Kızılderililerinin dediğine inanıyorum, “biz dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldık”. Dünyayı daha iyi bir şekilde onlara geri vermeliyiz.

Yaşadığımız şehirde doğa rant hırsı ile uzun yıllardır fazlasıyla tahrip edildi. Şimdi bir de yıllardır konuşulan 3. Köprü’nün yapımına başlandı.

  • Eğer 3. Köprü yapılırsa; trafik için çözüm olmayacak, ancak çevreyollarının kenarları yeni sitelerle doldurulacak.
  • Eğer 3.köprü yapılırsa, zamanla ormanların içindeki su havzaları ortadan kalkacak ve susuzluk sorunu ile yüzleşmek zorunda kalacağız.
  • Eğer 3. Köprü yapılırsa, suların kirlenmesi çevrenin daha da sağlıksız olmasına neden olacak.
  • Eğer 3. Köprü yapılırsa, sadece İstanbul değil, Kocaeli ve Çatalca yörelerindeki verimli topraklar da beton yığınlarıyla kaplanacak.
  • Eğer 3. Köprü yapılırsa, İstanbul’un giderek azalan yeşil alanları hızla iyice küçülecek, sıcaklık dayanılır olmaktan çıkacak.

Böyle bir şehirde nasıl yaşayacağız? Çocuklarımızı büyütmek istediğimiz şehir bu olabilir mi?

İstanbul’un ilk Boğaz Köprüsü 1973’te, ikincisi 1988’de açıldı. O zaman gösterilen gerekçeler, iki kıta arasındaki ulaşımı kolaylaştırmak ve trafik sorununu çözmekti. Ama sorun, yıllar geçtikçe daha da içinden çıkılmaz hale geldi.

Çünkü köprüler trafiği azaltmıyor, aksine kendi trafiklerini yaratıyor.

Çünkü köprülerin taşıdıkları yolcu değil araç!

Birinci köprü açıldıktan bir yıl sonra:
Boğazı geçen insan sayısı yüzde 4 artarken
Boğazı geçen araç sayısı yüzde 200 arttı!

İkinci köprü açıldıktan sonra bugüne kadar:
Boğazdan geçen insan sayısı yüzde 170 artarken
Boğazdan geçen araç sayısı yüzde 1180 arttı!

Yolcuların yüzde 63’ünü taşıyan toplu taşım araçlarının köprü trafiğindeki payı yüzde 10
Yolcuların yüzde 37’sini taşıyan özel araçların köprü trafiğindeki payı yüzde 90

Özel araçların yarattığı trafik sıkışıklığını karşılamak için İstanbul Boğazı’na 2020 yılında 7 köprü, 2040 yılında 70 köprü yapılması gerek!  Köprülerle örtülmüş bir boğaz hayal edebilir misiniz?

Ben bir anneyim, çocuğum için 3. Köprü’nün yapılmasına karşıyım.

Trafiği çözmek istiyorsanız toplu ulaşımı arttırmanızı istiyorum. Trafiği çözmek istiyorsanız, bilinçli araç kullanımının yaygınlaştırılmasını istiyorum.

Köprü değil, sağlıklı yaşam ve çevre  için bilinçli toplum ve toplu taşıma istiyorum!

Sizleri 3. köprüyü engellemek ve daha iyi bir geleceğe sahip çıkmak için sosyal medya üzerinden yetkililere baskı yapmaya çağırıyorum.

Daha ayrıntılı bilgi için: http://www.spoist.org/dokuman/Raporlarimiz/spoist_3.koprurapor.pdf

Bezi bırakış / Tuvalet Alışkanlığı

tuvalet_derinBen neredeyse hiç televizyon seyretmem. Dolayısı ile kızımın da öyle bir alışkanlığı yoktu ta ki bundan bir ay öncesine kadar. Yaz tatilimiz için bir aylığına Datça’da annemin evindeydik. Kızım için tam bir tatil oldu, her şey serbest. Beslenme, abur cubur konusunda kendisini nasıl rahat bıraktıysam, televizyon konusunda da rahat bıraktım. Rahat derken öyle gün boyu değil tabi ki, günde 10–20 dakika kadar. En favorisi de benim en sevmediğim Peppe oldu maalesef. Ama en sevmediğim Peppe’nin bir şarkısı var ki gündemden, ağzımızdan bu aralar hiç düşmüyor ve çok da işe yaradığını itiraf edebilirim.

Çişimiz tuvalette, kakamız tuvalette… Artık kimse yapmayacak poposundaki beze…

Malum kızım üç yaşına yaklaşıyor, mevsimlerden de yaz. Bu iş ya bitecek ya bitecek. Konunun tuvalet eğitimi olarak ifade edilmesinden hiç yana olmadım. Bu bir eğitim değil, bir alışkanlık kazandırma meselesi idi. Okuduğum çoğu kaynakta bunun için önce çocuğun hazır olması, çocuğun istemesi gerektiğini söylüyordu.

Ayrıca fizyolojik olarak hazır olup olmadığını da kontrol etmeniz lazım. Kısa ve küçük bir takip ile bunu anlayabilirsiniz. Benim kızım aylar önce istediğine dair bazı sinyaller vermişti. Hali hazırda evde bir oturak, bir lazımlık mevcuttu. Kendisi talep eder etmez, oturak sahneye çıktı. Büyük bir keyifle ve büyüdüm artık gayesi ile kullanıldı.

Ancak sonra “istemiyorum anneciğim, sonra.” dedi. Ben de hiç ısrarcı olmadım, eski sistem hayata devam ettik. Ama yaz tatili için hain planlar da yapmıyor değildim. Bu arada doğal ebeveynlik konusunda uzman olan Aletha Solter’in önerdiği sistemi uygulamaya başladım. Derin ile oyuncak bebekler ile oynarken bez takardık. Ama Aletha’nın önerisine göre, oyuncak bebekler artık iç çamaşırı giymeli ve tuvalet kullanmalıydılar. Bu sistem kız çocukları için çok işe yarıyor, tavsiye ederim.

Yazın deniz kenarında olmanın verdiği rahatlık ile alışkanlık kazandırma işlemine gene kızımın isteği ile başladık. Önceleri sadece deniz kenarında bezsiz dolaşıyordu. Yanımızda da portatif tuvaletimiz vardı, gerektiğinde onu kullanıyorduk. Çok çabuk alıştı. Ama diğer zamanlarda bez kullanmamaya cesaret edemedim, malum bir de ev annemin evi, etrafın pek lekelenmesini istemedim.

Derken bizim tatil bitti, İstanbul’a döndük. Döndüğümüzden beri gece hariç bezsiz takılıyoruz. Tahminimden daha kolay gerçekleşti bu alışkanlık. Şu an yolunda gidiyor. Bir- iki kazamız oldu. Gerilim yaratmadan yönettik kaza zamanlarını. Çok normal biri durummuş gibi sergilemek lazım yoksa işler çığırından çıkabilirmiş. Başarılı eylem arkasından da küçük ödüller vermeyi unutmuyoruz. Haftaya da gece bezini çıkarma hedefim var.

Bana göre önce annenin hazır olması lazım. Tuvalet alışkanlığı kazandırma anneliğin en zor sınavlarından biri. Meşakkatli bir iş, özen ve uğraşı gerektiriyor.. Süreci iyi yönetmek çok önemli, çocuk ile ilgili her olayda olduğu gibi istikrarlı olmak işin püf noktası. Biraz da her annenin kendi stili olduğuna inanıyorum ben, anneliğin içgüdüleri yani. Henüz sonuca ulaştık sayılmaz, ama bu bir süreç. Bu tür süreçler zaman gerektiriyor. Ama sanırım anne olarak benim kızımdan daha çok zamana ihtiyacım var. Emzirmeyi bıraktırdığımda da aynı durum olmuştu. Kızım iki günde unutmuş, hayatına devam etmişti ama ben on gün kendime gelememiş, bunalıma girmiştim. O yüzden bu zor süreçlerde gerçekten önce annenin hazır olması gerekiyor, sonrası bir şekilde zaten yoluna giriyor. Okuyun, araştırın, kendinizden katın ve çocuğunuzun onayı ile başlayın. Gazanız mübarek olsun.

Bu yazım 12 Temmuz 2013 tarihinde HT Hayat Köşem’ de yayınlanmıştır.

Ceren’in normal doğum hikayesi

Tatilde Datça’da deniz kenarında keyif yaparken okudum Sevgili Ceren’in normal doğum hikayesini…. Bana göndermiş olduğu bir e-postada hikayesini okuyucularım ile paylaşmak isteyip istemediğini sormuştu. Memnuniyetle kabul ettim.

Ceren’in hikayesi, her ne kadar başta korksa da bedenine güvenen, bebeğine güvene, kadının doğum yapmak için yaratılmış olduğunu bir kez daha gösteren bir doğum hikayesi idi.

Nam-ı değer Öğrenen Anne Ceren’ e bu özel hikayesini bizimle paylaştığı için teşekkür ederim. Hikayeyi kendi ağzından dinleyebilirsiniz.

Eceren1be yardımıyla gerçekleşen normal doğumum hikayesini Doula Anne Esra okuyucularıyla paylaşmak istedim. Çünkü genellikle ciddi hastane ortamlarında, bir çok doktor ve hemşire eşliğinde yaşanan epiduralli normal doğum ya da sezaryen hikayelerinden farklı benim hikayem. Aynen anneannelerimizin dönemindeki gibi epiduralsiz, ağrı kesicisiz, kesisiz, tüm normal doğum sürecini yaşadım ve bu süreçte yanımda eşim ve ebemiz, hemen geride de doğumu müdahale etmeksizin izleyen doktorlar vardı. Bizim hikayemiz; genel doğum hikayelerine oldukça ters, ebenin başrolü paylaştığı ve annenin bu duruma minnettar kalarak doğal bir şekilde doğum yaptığı bir hikaye.

İtiraf edeyim, ben asla normal doğumu becerebileceğimi düşünmemiştim. Çocukluğumdan beri beni korkutan film kareleri aklıma yer etmiş. Hani hep filmlerde ciyak ciyak bağıran, yüzleri mosmor, terli terli kadınlar, doğumun son dakikasında karizmatik şekilde odaya dalan ve “çabuk su kaynatın, havluları hazırlayın” diye haykıran Hulusi Kentmen tipli – ve kesinlikle 1930’larda kullanılan, içinde türlü bıçak, koca koca şırıngalar, hatta kerpeten falan bulunan o kocaman siyah deriden doktor çantasına sahip – doktorlar. O “su kaynatın” haykırışına da bir anlam veremediğimi söylemeliyim, çocuk mu doğuruyoruz, makarna mı pişiriyoruz belli değil. Bunun üzerine bir de “doğum ağrısı hiçbir ağrıya benzemez” diyen büyüklerimizin sözleri kulaklarımda çın çın çınlar durur. Bu şartlar altında tabii ki insan normal doğumun anca Fransız İhtilali’nde tek göğsü açıkta yiğitçe çarpışan Jeanne d’Arc’ın falan becerebileceği bir eylem olduğuna inanıyor. Hiç benim gibi bir nane mollanın yapacağı iş değil!

Yine de hamileliğim boyunca içimden “epiduralli normal doğum” yapmak geçiyordu ve kendimi “oh epidurali takarlar, acısız acısız doğuruveririm” fikrine alıştırmıştım. Lakin; doğum işi planlı programlı yapılabilen bir iş değilmiş. Nasıl bazıları “normal doğuracağım!” diye kendini koşullamışken son dakikada yaşanan gelişmelerle sezaryen doğum yapmak zorunda kalıyorsa, ben de kendimi 9 ay “epiduralli normal doğuracağım!” diye koşullandırdıktan sonra hiç beklemediğim bir şekilde, aynen ananelerimizin yaptığı gibi epiduralsiz, kesisiz, “yapabilirsin, it! it!” diye haykıran ebenin eşliğinde, eşimin eli elimde, “az kaldı bak başı göründü, hadi koçsun aslansın kaplansın” diyerek verdikleri gazla, normal doğum yapıverdim.. Minik kızımın – ki bana kendisi 5kg’lık bir tosuncuk gibi geliyordu doğum sırasında – içimden “pırt” diye çıkıverişini ve kucağıma verilişini bir mucize gibi yaşadım.

Hamileliğim genel olarak rahat geçti. Son güne dek düzenli şekilde yoga, yüzme ve yürüyüş yaptım, beslenmeme dikkat ettim, ilk kez ebeveyn olacağımız için eşimle doğum ve bebek bakımı kurslarına katıldık, nefes egzersizlerini, doğumda rahatlama tekniklerini falan hatmettik. 36. haftada doğum çantamı hazırlamış, doğum yapacağım hastaneye kaydımı yapmış, son 4 haftayı keyifle ve sakin sakin geçireceğime kendimi inandırmıştım. Fakat hamileliğimin 37. haftasında karaciğerimde bir sorun yaşandı ve ben hart hart kaşınırken, kan değerlerim bozulmaya başladı. Teşhis hamilelik kolestazıydı ve ilaç tedavisi alarak, her gün kan değerlerim ölçülerek bir hafta bu durum izlendi. 38. haftamda doktorum artık beklemenin anlamsız olduğunu, kendime ve bebeğime zarar vermeden, suni sancı yoluyla doğum sürecimi başlatmanın en doğru karar olduğunu söyledi bana. O öğleden sonra evde keyifli ve bol köpüklü bir banyo yaptım, eşimle baş başa romantik bir akşam yemeği yedik, heyecandan uyuyamadığım için sabahın beşinde ayak tırnaklarıma kırmızı kırmızı ojeler sürdüm ve ertesi sabah erkenden hastanenin yolunu tuttuk.

Hastanede yaygın inanç doğumun doğal bir süreç olduğu ve acil bir sorun anında doktor müdahalesi gerektirmesinin dışında, normal hallerde annenin yanında ona destek olacak bir ebe tarafından yönlendirilmesi gerektiğiydi. Bu ebeler sizinle birebir ilgileniyor, doğum anında moral ve tıbbi destek vermenin yanı sıra, size özel doğum pozisyonunu bulmanıza yardımcı oluyor. Doğum sonrasında ise bebeği yine kucağınıza veren, ilk emzirme bilgisini ve desteğini size sunan, ilk günlerde (ve tercih ederseniz hastane çıkışı sonrası ilk haftalarda da) bebeğin bakımı ve takibinde, annenin fiziksel iyileşme sürecinin takibinde hep yanınızda olan, kısaca sizin eliniz kolunuz, biricik yardımcı ve desteğiniz yine ebeler.

Hastaneye yatış işlemimizi takiben, ölçümler tekrarlandı ve bana vajina içine sıkılan jel şeklinde suni sancı yaratan ve doğum sürecinin başlamasını tetikleyen bir ilaç verildi. Bu ilaç kasılmaları başlatıyor ama doğumun ne zaman olacağı tamamen kişinin vücudunun doğal tepkisine bağlı. 24 saat içinde de olabilir, 4-5 gün de sürebilir. İlaç enjekte edildikten sonra hastanede kalıyor ve bekliyorsunuz. Ben 3 gün bekledim (!) ve sabah-akşam enjekte edilen ilacın 5.si tam artık “olmayacak bu iş, doğuramayacağım ben galiba” derken doğumu başlattı. İlk zaman kasılmalar var ama ağrı yoktu. Sonra benim böbrek ağrısı sandığım, sadece belimin sol tarafına ara sıra girip çıkan tuhaf bir sancı başladı. Açılma 1cm. sadece ve bebeğin doğabilmesi için 10cm. açılma gerekiyor! Ben sıkılıyorum artık, sancı başlasın diye hastane koridorlarında saatlerce yürümekten, merdiven inip çıkmaktan, geceleri “belki bu gece olur” demekten.. 3. gün saat 14.00 gibi bana “olmadı bugün ilacı keselim, yoruldunuz siz de, gece boyu dinlenin, yarın yine başlarız” dediler çünkü psikolojik ve fizyolojik olarak biraz tükenme noktasına gelmiştim. Yahu ben doğuramayacağım galiba….! Ebelerden bir tanesi dedi ki: “siz jakuziye girin rahatlayın biraz, sonra odanıza çıkarsınız.. ben size bir sakinleştirici getiririm, yarın sabah yeniden başlarız”. Peki.. Tam hazırlanıyorum, jakuziyi kaçırır mıyım.. Foşşşşşş suyum geldi..! Saat 15.00 Ee ne olmuş!? Su gelince bebeğin gelmesi bazen 48 saat sürüyor ya, ben yine girdim jakuziye, balık burcuyum çünkü. Asla kaçırmam sulu hadiseleri..

Jakuzide 30-40 dakika keyif yaptıktan sonra birden bir sancı… Öncekilere benzemiyor bu! Bir girdi mi oy nasıl bir acı, nefessiz bırakıyor insanı. Önce 7dk’da bir, aradan 5 dakika geçmedi 5dk’da bire düştü, aradan 10dk geçmedi 2dk’da bire düştü. O kadar hızlı düşünce ve ben 3 gün durup durup sadece 1 saatte 10cm birden açılınca, ebe beni hemen jakuziden çıkarttı, kurulanamadım bile, odadaki yatağa sulu sulu attım kendimi (sonradan anlaşıldığı üzre az kalsın jakuzide doğuruyormuşum!). Benim bu tıbbi acayipliğim nedeniyle odaya 5 doktor 2 hemşire 2 ebe falan doluşu verdi.. Herkesin gözü üzerimde.. Ben artık dakikada bir gelen sancı ve ıkınma hissiyle neredeyse kendimden geçme halindeyim, onca doğuma hazırlık egzersizi, nefes egzersizi, yap yapabilirsen, tam çılgınlık anı, “ne olur epidural” diye yalvarıyorum.. O iğneyi sokun belime, ne olur hissetmeyeyim, dayanamıyorum bu nasıl ağrı.. Bu epidural denen nanenin de bi zamanı varmış, artık çok geç kalmışız, etkisi olmazmış. Aman Tanrım! Epidural alamıyor muyum? “O zaman kesin beni” diye yalvarmaya başladım, “kesin, çıkarın bebeği ne olur”.. Nerden çıkaracaklar, bebek dayanmış en son raddeye, girmiş kanala, doğuyor, ne sezaryeni.. Aman tanrım, normal doğum mu yapıyorum ben?! Ben?!? Dünyanın en tatlı canlı, en medikal hadiselerden korkan, kan dahi aldıramayan insanı!?!

O dakikadan sonrası tam çılgınlık anı arkadaşlar.. Kısaca Fransız İhtilali misali kan, ter ve gözyaşı diyeyim.. Doğum kolay iş değil. Ama ben başardıysam, siz de başarırsınız.. İki itmede kızım resmen fırladı ve doktorun dediğine göre 1cm’den 10cm’ye bu kadar hızlı açılan bir anne ve kendini içerden bu kadar hızlı iterek doğan bir bebek görmemiş hiç! “Formula 1 yarışçısı olabilir” diye dalga geçtiler kızımla! Olur olur, neden olmasın?!

Çekilen acılar kucağınıza verilince unutuluyor mu? Hayır. O bir şehir efsanesi. Aman regl ağrısının biraz fazlası mı? Hayır. O da şehir efsanesi. Ama şu gerçek: bebeğinizi görünce, öyle bir his ki o… Ben öyle bir acı bilmiyorum ama yine olsa yine çekerim o acıyı diyeyim. Öyle yani.

Kızımız Maya, 31 Mayıs 2013 saat 17.10’da, 51 cm ve 2580gr doğdu.
ceren2
Epidural almadığıma, sezaryen olmadığıma, tüm süreci en doğal haliyle yaşadığıma o kadar seviniyorum ki; bu sayede hem kızım hem de ben çabucak toparladık, duygusal açıdan birbirimize bağlanmamız ve süt oluşumu sorunsuz yaşandı, doğum sonrası depresyonu olmadı. Kızım 5 günlükken açık havada yürüyüşlere, dışarda yenen yemeklere başlamıştık bile. Sezaryen doğum yapan arkadaşlarım daha yataktan dahi kalkamazken, sütleri henüz gelmezken, benim doğumdan 1 hafta sonra karnım normale dönmüş, kızım kilo almaya başlamış, hayatım rutine oturmuştu. Ebemiz ilk haftalarda iki günde bir, daha sonra bebekle ben birbirimize alışıp rutinimizi oluşturduktan sonra ise haftada bir bizi ziyaret ederek genel kontrolleri yaptılar. Bu kontroller sırasında ben ebemize aklıma takılan soruları, zorlandığım konuları danıştım ve bebeğin ilk banyosu, kilo vs gibi fiziksel takibi de yapılmış oldu. Bu nedenle herkese kesinlikle doula/ebe eşliğinde normal doğumu tavsiye ederim! Dediğim gibi, benim gibi bir nane molla başardıysa, siz de yaparsınız – aslansınız, kaplansınız, koçsunuz.. yürüyün, kim tutar sizi!

Ceren S.

www.ogrenenanne.blogspot.com

Bu hikaye daha önce Bebek Yapım Bakım Onarım’ da da paylaşılmıştır. Ceren’e bizimle de paylaştığı için çok teşekkür ediyorum.

ceren3

 

Anaokulu seçimi denen şey…

 

Kızım Derin 1 Ekim itibari ile üç yaşında olacak. Artık okul zamanı geldi, hatta şimdiden uygun bir okul bulursam vereceğim. Okula adapte olması açısından şimdilik her gün (beş gün) yarım gün vereceğim. İlerleyen zamanda duruma göre tam güne çevirebilirim. Bakalım, kısmet… İlk defa anaokulu ziyareti yapacağım, endişeliyim. İyi olup olmadığını anlayabilecek miyim onu bile bilmiyorum.  Temizlik, özen, güvenlik tabi ki ilk kriterlerim arasında ama daha nelere detaylı bakmalıyım çok çömezim. Kendime kendime konu konuyu açınca, okulu gezince herhalde anlarım dedim ve yola koyuldum. Ama gitmeden önce Arkadaşım Müge (Nam-ı değer Hamile ve Anne Müge) nin HT Hayat okuyucuları ile paylaştığı yazıdaki kriteleri de defterime not ettim çıkar ayak. Yazının detayına buradan ulaşabilirsiniz, ben tek tek alıntı yaparak eklemler yapacağım.

Okul bizim evin iki sokak yukarısında, yürüyerek beş dakika.  Bahçe içinde katlı bir bina. Kapıya geldim, zili çaldım, kapı içerden otomatik açıldı ve girdim. Kapıda beni oldukça genç güler yüzlü psikolog olduğunu söylen bir bayan karşıladı. Girer girmez ayağıma galoş giydim, içeri geçtim. Başladık sohbete… İçeri girer girmez ilk dikkatimi çeken aylık yemek listesi oldu. İçimden “eyvah Derin aç kaldı şimdiden” dedim. Derin genelde yemek seçer hoş okula başlayınca toplu psikolojisi ona her türlü yemeği belki yedirtir ama menü genelde tavuk yemeği ağırlıkta idi. Biz ailecek tavuk yemiyoruz, tavuk yemeğinin yanında muhakkak pilav-makarna yada başka bir şey var ama. Bir okul menüsünde bu kadar çok hormonlu gıda olmasından hoşlanmadım. Genelde mevsim sebzelerini tercih etmelerine rağmen bu konu beni ilk etapta irrite etti. Sohbetimiz devam ediyor, konu yemek menüsü ve saatleri. sabah 07:00’ da açılıyor okul. 08:30-09:00’ da kahvaltı servisi başlıyor. Kahvaltı da standart menünün yanında nesquickli süt veriyoruz dedi psikolog bayan.

İçimden geçirdim, sütün nesquicksiz olanını verseniz daha iyi olmaz mı?

Konu öğle yemeğine geçince, ben kızıma tavuk yedirmediğimi söyledim. Genç Psikolog’ da neleri yemiyorsa/nelere alerjisi var ise bize önceden bildirin ki biz de ona göre uygulayalım dedi. Tamam güzel bir davranış, zaten öyle olması gerekiyor. Tavuk varsa zaten yanında bir iki çeşit ayrı yemek var, onlardan yer dedi. Sonra akşamüstü menüsüne geldi sıra, kurabiye/kek/börek veriyoruz çocuklarımıza yanında da muhakkak kutu meyve suyu dedikten sonra ben de şimşekler çaktı. (bu arada keki kurabiyeyi kendileri mi pişiriyor, hazır gıda mı sormayı unuttum)

Ne kutu meyve suyumu mu, ben bile içmiyorum. Evimize girmez, onlar da katkı maddesi var dedikten sonra…

Kızınız içmez ise ona muadili başka bir şey verebiliriz, mesela süt. (ne kadar muadili değil mi) Bu arada kızım da süt yerine diğer arkadaşlarından görüp meyve suyu isterse durumu nasıl yönetiyorsunuz sorusuna cevap gelemedi.

Daha diğer konulara geçmeden aslında ben okulu kafamdan silmiştim, kutu meyve suyu veren okul belki yoktur, belki vardır bilemiyorum ama. Aylık faaliyet listesi bana biraz yavan geldi. Çocuklara çok fazla serbest oyun zamanı bıraktıklarını fark ettim. Ama bunun için tam bir kıyaslama yapamıyorum, diğer okulları da ziyaret ettikten sonra anlayacağım. Diğer konulara gelince Sevgili Müge’den alıntı yazarak devam ediyorum.

Çatışma Çözüm Yöntemi

Yuvaya başlanan 3- 3,5 yaşları ben’den biz’e geçişin yaşıdır. Bu eşikte bolca çatışma olması kaçınılmaz. Görüşmeye gittiğiniz okula çatışmaları nasıl çözüklerini sorun.’ Mola yöntemi, düşünme köşesi’ gibi şeyler duyuyorsanız mekânı hızla terk edin.

İdeal cevap, “Önce kendileri çözmeleri için onlara bırakıyoruz. Çözülemiyorsa da mağdur olana ve edene eşit ilgi göstererek hallediyoruz” gibi bir şey olmalı.

Bu konu ile ilgili örnek vererek sorduğum soruya şu şekilde cevap verdi Genç Psikolog: Önce kendilerini dinliyoruz, sorunu anlıyoruz. Sonra kendilerinin çözmelerini bekliyoruz, zaten hemen unutuyorlar oyuna devam ediyorlar şeklinde geldi cevap. Fena değil, tatmin edici.

Motivasyon Yöntemi

Gelişimleri açısından 3 ila 6 yaş arasındaki çocuklar asla yarıştırılmamalı, kendileri olmaya motive edilmeliler. Annenin aslında şart da görmediği en başarılı öğle uykusunu uyuyan, ya da tabağındakileri süpürmesi beklenmeyen çocuğun karşısında bulduğu yemeğini en güzel yiyen öğrencinin olduğu ortamlarda, çocuklar kendi iç motivasyonlarını kaybederler. Gülen surat çıkartmaları ya da yıldızlar, çocukları yarıştırdığı ve iç motivasyonun sesini bastırdığı için yanlış uygulamalardır.

Bu konu ile ilgili örnek vererek sorduğum soruya şu şekilde cevap verdi Genç Psikolog: Aslında önce ne sorduğumu anlamadı, ama günün öğrencisi var, günün başkanı var dedikten sonra ne dese onu dinlenemeyecektim.

Bahçe Kullanımı

Çocuğunun oksijen almasının yapacağı el işinden daha önemli olduğunu düşünen veli sorusu: Çocukların bahçe saatleri nasıl düzenleniyor? Hangi koşullarda dışarı çıkıyorlar?

Yanlış cevap: Hava soğuksa çıkarmıyoruz. Bu cevabı veren okulun yazın da sıcak diye çıkarmıyor olması muhtemel.  Sonra ilkbaharda alerjenler var, sonbaharda da çocukların üzerine yaprak düşer maazallah.

Şayet bahçe denebilecek bir alan varsa, doğru cevap “Sulu sulu yağarken hariç, çocukları her gün çıkarıyoruz” olmalı.

Yaz mevsiminde sabahtan çıkıyorlar ya da akşam üstü güneş yokken. Kışın ne yapıyorsunuz diye sorduğumda, soğuk ise çıkarmıyoruz dedi ve hemen aklıma Iraz Toroz Suman’ ın kötü hava koşulu yoktur, kötü giyim koşulu/şekli vardır lafı geldi. Bu konuda da puan alamadı okul maalesef.

Sınıfın Büyüklüğü ve Mevcudu

Mahalledeki her çocuğun bahçesi ağaçlık, hademesi sevgi dolu, müdürü tatlı sert tapılası, hocası bakkaldan paketi alınıp taşınılası yakın bölge okuluna gittiği zamanlarının yegane kriteri. Bak sen nelere geriledin… 

Metrekare başına sayı vermek isterdim sevgili anne, ama bu işte bir ortalama yok. Sınıfı görün, kişi sayısını sorun, ortamı hayal edin. Boğulacak gibi olduysanız kaçın. Nefes alabiliyorsanız üst limit ne, onu öğrenmeye çalışın. 

Öğrenmekte fayda olan bir diğer şey de, öğretmen sayısı. Çok öğretmen iyi anlamına gelmediği gibi, çok yetişkin gürültüsü anlamına gelebilir. 

Ancak 20 çocuklu bir sınıfta tek öğretmen de olmaz. Çocuklardan biri tuvalete gitmek isterse, içeridekilerle ilgilenen bir kişinin daha olması gerekir. Öz bakım önemli olduğundan ve bu dönemde çocuğun aldığı ‘Ay pis elleme’ gibi geribildirimlerin yetişkin hayatına sirayet etme gücü olduğundan, tuvalet temizliğine yardımcıların bakması da yanlış cevaptır. Tuvalete stajyer götürüyor cevabı alıyorsanız, kızıl ötesi bakın. Kurum stajyer öğretmen çalıştırmayı huy edinmiş mi, anlamaya çalışın.

Öğretmen sayısı yeterli idi, ama stajyer mi sorgulayamadım maalesef.

Beslenme

Yemek anaokulunda pişmeli. Nugget, çiko-bilumum-tella, kış ortası bezelye varsa, sorun vardır. Evde başka türlüsü olabilir, ama eğitim kurumunda bu işin doğrusu olmalı. Çocuğuma şunu-bunu yedirmeyin de diyemezsiniz, yoksunluk yaratır.

Bu konuda zaten puan alamadı, en başta anlatmıştım. Evet yemekler okulda pişiyor, yemekhane-mutfak tertemiz ama benim için yeterli olmadı. Gıcık bir anne olarak kıstaslarıma uymadı, ne yapayım.

Ağlamaya Gösterilen İlgi

Çocukların ağlamasına nasıl yaklaşıldığının önemi büyük. Bu soruya dikkatini dağıtıyoruz cevabı yanlış, nedenini anlamaya çalışıyoruz cevabı doğrudur.

Örnek ile neyi anlamak istediğimi açıkladım sanırım, ama artık Genç Psikolog’ un beni anladığından şüphem var. Neyse ki bu konuda yüzümü kara çıkarmadılar ama gerçekten başa gelir ise ne olur, nasıl davranırlar bilemem. Biraz “evet evet haklısınız, onu da yapıyoruz-bunu da yapıyoruz” diye görüşmeye dönmeye başladı.

Okulun yangın çıkışı yok bu arada, bahçeye açılan kapı yemekhane tarafında. Ben gittiğimde çocuklar yemekten yeni kalkmışlardı ve bahçe kapısı ardına kadar açıktı.

Tuvaletlerin temizliği, genel temizlik, düzen konusunda sorun görmedim.

Yemek sonrası genel temizlik yapıyordu çocuklar, el yıkama/tuvalet vs. Ama bir çocuk oyun odasında yerde halının üstünde uyuyordu. Onu orada öylece görünce şok oldum. Acaba öğretmen farkında mıydı? Hemen yemek sonrası mı uyudu yoksa yemek yemedi uyumaya mı gitti, konu biraz meçhul. Genç Psikolog hemen benim yanımda öğretmeni uyardı, yatırın dedi. Ama ben varım diye mi yoksa ???

İki sonuç var bu ziyaretim sonrası. Ben artık anaokulu seçiminde bir çömez değilim. Işık tutan kriterler dışında kendimin nelere dikkat ettiğini anladım. Diğer sonuç ise bu okul beni hayal kırıklığına uğrattı. Eve çok yakın olması sebebi ile uzaktan da olsa sıcak bakıyordum okula ama maalesef olmadı. Görüşmelerim devam edecek. Lütfen aklınıza gelen başka kriterler/uygulamalar olur ise bana yazın.